TarihiYer - Mekan

Nişancı Celâlzâde Mustafa Çelebi

Celâlzâde Mustafa Çelebi, devrin kaynaklarının müştereken işaret ettiği üzere Tosya’da doğmuştur. (Günümüzde Kastamonu İli’nin bir ilçesi olan Tosya, XVI. yüzyılın başlarında Rum Eyaleti’nin bir parçası olan Çankırı Livası’na bağlı bir kaza idi.) 

Mustafa Çelebi’nin babası Kadı Celâlüddin “eşraf-ı kuzat”tan idi. Medreseden yetişerek Rumeli tarafındaki kazalarda kadılık etmiş ve derecesi bu rütbeye yükseltilmişti. Daha sonra kendisi kadılıktan çekilerek günde otuz beş akçe ile emekli olmuş ve 935/1528 tarihinde vefat etmişti. Kadı Celâlüddin doğru ahlâkı ve mütevaziliği ile de nâm salmış ve sevilen bir kişi olarak tanınmıştır. Kendisinin Mustafa, Salih ve Ataullah adlarındaki üç oğlunun en büyüğü Mustafa Çelebi’dir.

(eşraf-ı kuzat: Müderrislerle “eşrâf-ı kuzât” denen kaza kadılarının en üst derecesindeki sitte kadıları ikinci sınıf kabul edilirdi)

Kardeşi olan Salih Çelebi, tarih, kelâm, fıkıh (İslâmda ibadet ve hukuk ilmi) ve belâgate dair on dört kadar eseri olan çok değerli bir âlimdir. Ayrıca İbn Kemal ve Kanuni’nin hocası Hayreddin Efendi’den dersler almış, müderrislik ve kadılıkta bulunmuştur.

(Belâgat, bir düşünce ya da duygunun yerinde ve zamanında manası en açık şekilde ve akıcı bir dille ifade edilmesidir)

Mustafa Çelebi’nin doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber kendisi Selimnâme adlı eserinde 964/1557 yılında nişancılıktan emekli olduğunda yaşının yetmişe yaklaştığını belirttiğine göre 895-896/1490-1491 yıllarında doğmuş olduğu tahmin edilmektedir.

Eğitimi

Şeyh Hamdullah’ın son zamanlarında, babası Celâl ve kardeşi Salih ile beraber, kendisinden yazı öğrenmiştir. Tahsilini ise Sahn-ı Seman medresesinde danişmendliğe kadar sürdürdükten sonra 922/1516’da Veziriazam Pirî Mehmed Paşa ile Nişancı Seydi Bey’in himâyesiyle medrese hayatını da bırakarak Divân-ı Hümâyun katipliğine tayin edilmek suretiyle devlet hizmetine girmiştir. Yavuz Sultan Selim, devlet erkânından gizli tutmak istediği birtakım konuları Mustafa Çelebi’yi çağırtarak bizzat ona yazdırırdı. Celâlzâde padişahın bizzat yazdırdığı fermanlardan usule aykırı olduğunu düşündüğü yerleri belirtmekten de çekinmezdi.

(Sahn-ı Seman: II. Mehmed‎’in İstanbul’u fethinden sonra kurduğu eğitim kurumları arasında en üst düzeyde eğitim veren yükseköğrenim kurumudur.)

(Divân-ı Hümâyun: Osmanlı İmparatorluğu’nda 15. yüzyıl ortalarından 17. yüzyılın yarısına kadar en önemli yüksek karar organı.)

Bilindiği üzere Nişancılık, Osmanlı Klasik Dönemi’nin en yüksek memuriyetlerden biridir. Hükümdarların alâmetlerini taşıyan fermân ve beratlara “nişan” adı verildiğinden bu alâmeti çekmeye izinli makam sahibine de “Nişancı” denilmiştir. Kanunlarla, merasimi en iyi bilen nişancılar olduğu için bunlarla alakalı hususlar nişancılardan sorulur ve görüşleriyle hareket edilirdi. Yeni konan kanunlarla önceki kanunları şer’i ve hukuki kanunlarla telif etmek kudret ve yetkisini elinde bulunduran ve Divân-ı Hümayûn toplantılarında ve hususî müzakerelerde bu hususlar hakkında fikir ve görüşlerinden istifade edilen, devlet kanunlarına ait hükümleri yazan, vezirlere ve devlet ricâline verilen menşur ve beratları bizzat yazan veya müsveddelerini kontrol ederek pâdişâhın ismini içeren tuğrayı çekmek yetkisini taşıyan bu görevliye Nişancı, Tevkii veyahut Tuğraî denilmiştir.

(Tevkii, Tuğraî: Nişancı eşanlamlıdır.)

Hizmeti olan nişancılığa da “Tuğray-ı şerîf” hizmeti adı verilmiştir. Bunlar dışında nişancının mühim hizmetlerinden biri de memleketin tahrir defterlerindeki has, zeamet, tımar, vakıf, mülk arazi üzerinde yapılacak değişikliklerin mutlak şekilde nişancının kalemiyle yapılmasının kanun olması idi. Nişancı, tahrir defterleri üzerinde yapacağı düzeltmeleri Divan-ı Hümayûn’da vezirlerin huzurunda bizzat kendi kalemiyle yapar ve o sırada divanda bulunan vezirlerin isimlerini zikretmek suretiyle defterdeki yer veya ismin üzerine açıklama yapardı.

(Has: Osmanlı İmparatorluğu’nda geliri 100 bin akçeden fazla dirliklerdir. Padişaha, hanedan üyelerine, veziriazama, beylerbeyine, sancak beyleri ve üst düzey devlet görevlilerine verilirdi.)

(Zeamet: Osmanlı İmparatorluğu toprak düzeninde yıllık geliri 20.000 akçeyle 100.000 akçe arasında olan topraklar ve bu topraklardan alınan vergidir. Eyalet merkezlerinde oturan üst düzey yöneticilere verilirdi.)

(Tımar: en genel kapsamında devlete sağlanan tanımlanmış bir hizmet karşılığında ücret olarak toprak tahsis edilmesidir.)

XV. ve XVI. asırlar boyunca nişancılığın devlet teşkilatı içerisinde önemli bir konuma sahip oluşunu da kalemiyye sınıfının en üst mertebelerinden biri sayıldığına bağlamak mümkündür.

Celâlzâde nişancılıkta yirmi üç sene kalmış ve asıl şöhretini bu çeyrek asırda kazanmıştır. Devlet kanunlarında tek merci olmuş, hatta kendisini yetiştiren Seydi Bey’den daha fazla şöhret bulmuştur. Devlet idaresine ilişkin tüm kanunlar onun elinden geçmiş ve en önemlisi onun tedbirleriyle çözülmüştür. Kanunnâmedeki tâbir üzere hakkıyla “Müfti-i Kanun” olup Koca Nişancı diye şöhret kazanmıştır Hatta Veziriazam İbrahim Paşa’nın Seraskerlik Beratı dahi onun inşâsıyla yazılmıştır.

(Müfti-i Kanun: On sekizinci yüzyılın başına kadar nişancılar devlet tarafından yeni çıkarılan kanunların İslam Hukukuna uygunluğunu kontrol ettiklerinden, kendilerine “müfti-i kanun” da denirdi.)

(Seraskerlik Beratı: Savaşa gitmekle görevlendirilen vezirlere verilen berat.)

Yukarıda belirtildiği gibi yirmi üç senelik yüksek hizmeti sonrası 964/1557 yılında bir rivâyete göre Vezir Damat Rüstem Paşa’nın entrikası nişancılıktan çekilmesine sebep olmuştur. Rüstem Paşa nişancılıktan çekilecek olursa yerine divân katipliğinde bulunan oğlu Mahmud Beyi nişancı yapacağını vaadetmişti. Fakat çağdaşı bulunan Aşık Çelebi ve sonraları Ataî, bizzat kendisinin nişancılıktan istifa ederek emekliye ayrıldığını kaydetmektedir.

Yine Ahmed Resmi Efendi, Halifetü’r-Rüesa isimli eserinde Rüstem Paşa’dan bahsetmeyerek Celâlzâde’nin kendi isteğiyle emekli olduğunu yazmaktadır. Ayrıca belirtmek gerekir ki Celâlzâde de bir eserinde bu durumu teyit etmektedir. Kendisi nişancılık vazifesinden ayrılırken Kanuni Sultan Süleyman, bu zamana kadar yaptığı hizmetleri takdir ederek nişancılık haslarının emeklilik maaşı gibi kendisine bırakılmasını emretmiştir.

Esasen Sultan Süleyman her daim Celâlzâdenin hizmetlerini takdir etmiş ve ondan büyük bir memnuniyet duymuştur. Kendisi nişancı bulunduğu tarihte defterdarlığa tâyin edilen Nevbahar-zâde, kanunda belirlendiği üzere davet ve merasimlerde nişancıdan önce gelmesi gerekirken daha evvel Koca Nişancı’nın karşısında divittarlık yaptığından eski efendisinin protokolde önünde yer almak istemeyerek “Ben dün karşısında el kavuşturup hizmet ettiğim velînimetim olan Mustafa Çelebi’ye takaddüm (önce gelmek, önce olmak) edemem, isterlerse azletsinler” (görevden almak)demiştir. Kanuni Sultan Süleyman bu meseleyi işitince gayet memnun olarak bundan böyle divânda nişancı ve defterdarlardan hangisi kıdemli ise onun protokolde önde olmasını istediğinden Koca Nişancı, defterdarın önüne geçirilmiş ve bu durum kanun halini almıştır.

(Divittar: Osmanlı Devletinde vezirlerin ve bazı devlet ileri gelenlerinin divitlerini taşıyan ve yazılarını yazan memur. Memurlukta bir unvan.)

Celâl-zâde de çok sevdiği Padişahı Kanuni’yi şu şekilde anlatmıştı:

“Onun adil davranışları ıtri yeryüzünün dört bir köşesine yayıldı; insanlar onun cömertliğinin bu hoş kokusunu ciğerlerine çektiler; adilliği herkesin dilindeydi; reayayı koruma kaygısı çok açıktı”

(reaya: bir hükümdarın yönetimi altındaki halk)

Mustafa Çelebi yine de devlet hizmetinden tamamen ayrılmış değildi. Emekliliği sırasında on sene müddetle müteferrikabaşılık  yapmıştır. (Mütefererrika, Hükümdarla vezirlerin ve diğer hizmet sahiplerinin maiyetinde bir nevi hizmetli olan bir kısım hizmet erbabı hakkında kullanılan tâbirdir.)

(Müteferrikabaşı: Padişah, vezir ve daha başka devlet büyüklerinin yanında, türlü hizmetlerde çalışan kimse.

Fakat yerine oğlu tâyin edilmeyerek yine değerli bir kimse olan Eğri Abdi-zâde Mudurnulu Mehmed Bey tâyin olunmuştu. Koca Nişancı emekli olduktan sonra Eyüpsultan’daki konağına çekilerek zamanını ilmi çalışmalara ayırmış, telif ve tercüme faaliyetlerine girişerek ibadetle meşgul olmuştur. Ayrıca Eyüpsultan’da Nişancılar câmii ve bir konak inşâ ettirmiştir. (Konak ile ilgili herhangi bir kayda ulaşılamamıştır.Topçular tarafında olduğu tahmin edilmektedir.)

Sultan Süleyman’ın son seferi olan meşhur Sigetvar Seferi’ne müteferrikabaşı olması sebebiyle katılan Celâlzâde, nişancı olarak hizmet veren Eğri Abdi-zâde Mehmed Bey’in vefâtı üzerine Sokollu Mehmed Paşa’nın da işaret etmesi sonucu 974/1566 tarihinde ikinci defa nişancılık vazifesine getirilmiştir.

Kendisinin bu göreve tâyini esnasında Sultan Süleyman vefât etmiş fakat bu durum gizli tutulduğundan kimselere duyurulmamıştı. Celâlzâde de padişahın vefâtından habersiz bir şekilde nişancılık hil’atını giymek ve Padişahın elini öpmek için Otağ-ı Hümayûna girdiğinde, Padişahının tabutunu görünce ağlamaklı olmuş, fakat Sokollu Mehmed Paşa’nın uyarısıyla durumu belli etmemek için dışarıya güler bir halde çıkmıştır. Celâlzâde ordu ile beraber İstanbul’a dönmüş ve yeni padişah II. Selim’in saltanatı zamanında on ay süre nişancılık vazifesinde bulunduktan sonra 975 Rebiulahir ve 1567 Ekim’de yaklaşık yetmiş beş ile seksen yaşları arasında vefât etmiştir.

(Hil’at: Halifeler ve hükümdarlar tarafından taltif etmek ve şereflendirmek amacıyla devlet adamlarına ve diğer bazı kişilere giydirilen değerli elbise.)

II. Selim’in Açe Padişahı Sultan Alâeddin’e gönderdiği ve Celâlzâde

tarafından yazılmaya başlanan Nâme-i Hümâyun ise sonraları başkası tarafından tamamlanmıştır. Mezarı Eyüpsultan’da yaptırmış olduğu caminin bahçesine daha önce vefat etmiş olan kardeşi Salih’in kabrinin yanına defnedilmiştir. Mezar bugün İstanbul’da Eyüpsultan semtinde Nişancı Câmii hazîresinde görülebilir.

(Nâme-i Hümâyun:Osmanlı arşivinin en önemli defter serilerinden biri olan nâme-i hümâyûnlar, Osmanlı padişahları tarafından, bağımsız ya da Osmanlı Devleti’ne bağlı, yarı bağımsız hükümdarlara gönderilen mektupları ifade etmek için kullanılmaktadır.)

Osmanlı bürokrasisi, devlet idaresine sadece etkili araçlar sağlamakla kalmamış, Osmanlı siyasi anlayışının oluşumunda da önemli bir rol oynamıştır. Celâlzâde bir anlamda Osmanlı hukukunun koruyucusu konumunda bulunmakla, kanun devleti olarak sınırları belirlenen Osmanlı Devleti’nin dinamiklerinin meşru zemine oturtulması bağlamında hizmet göstermiştir. Bu bakımdan Celâlzâde  üst düzey bir bürokrat olarak dikkat çekmektedir. Kendisi devlet bürokrasisindeki öneminin yanı sıra tarihe ve ahlâka dair eserleriyle de tanınmaktadır.

Eserleri

Eserleri bulunduğu döneme ait kaynakların en değerlilerindendir. Devlet kademelerindeki tecrübesi ve tanık olduğu olaylar kendisine imtiyazlı bir konum kazandırmış ve bu durum kaleme aldığı eserlerin kıymetini de arttırmıştır.

Kendisi devlet bürokrasisindeki öneminin yanı sıra tarihe ve ahlâka dair eserleriyle de tanınmaktadır.

Koca Nişancı Celâlzâde’nin şimdiye kadar değinildiği vasıflarının yanında tarihçiler için en önemli tarafı şüphesiz kaleme aldığı değerli eserleridir. Osmanlı Tarihi’nin en parlak devrine ait yazdığı eserler, söz konusu döneme kaynak teşkil eden diğer eserlerin en değerlilerindendir. Elbette ki yazdıklarının bir bölümünün o dönemin siyasi şartları altında değerlendirilmesi gereklidir. Kendisi elli yılı aşkın bir süre devlet hizmetinde bulunmuş, tanık olduğu olayların niteliği ve de çağının dinamikleri tabii olarak yazdıklarını şekillendirmiştir.

Eserler

1. Tabakâtü’l-/Memâlik-ve-Derecâtü’l-/Mesâlik (Memleketlerin      Tabakaları ve Mesleklerin Dereceleri)

2.  Selimnâme (Meâsir-i Selim Hânî)

3.  Mevaibü’l-Hallak fi Meratibi’l-Ahlâk (Ahlâkın Mertebesinde Allah’ın İhsanları)

4.  Delâil-i Nübüvvet-i Muhammedî ve Şemail-i Fütüvvet-i Ahmedî (Peygamberler Tarihi)

5.  Hediyyetü’l-Müminîn (Müminlerin Armağanı)

6.  Cevahirü’l- Ahbar fi Hasaili’l- Ahyar (İyiliklerin Cevherleri İyilerin Huyları)

7.  Kanunnâme

8.  Tarih-i Kale-i İstanbul ve Mâbed-i Ayasofya (Tuhfetü’l- Mülûk): Farsça’dan tercüme edilmiş

9.  Mensur Şehnâme

10. Münşeat

11. Divançe

Eserlerinin çoğunda kendi manzumeleri bulunan, bazı kaside ve gazelleri olduğu da bilinen Celalzade Mustafa’nın divanı yoktur.

Eserlerinden de anlaşılacağı üzere Celâlzâde, tarih ve ahlâk üzerine yaptığı çalışmalarla adından söz ettirmiş, haklı olarak büyük bir şöhret kazanmıştır. Tarih alanında yazdığı eserler dönemin en değerli kaynakları olma niteliğini halen korumaktadır. Kendisinin görevi gereği devlet işlerinin içinde olması nedeniyle verdiği bilgilerin özgünlüğü de açıktır.

Tüm bunlar XVI. yüzyıl tarihçiliğinde Celâlzâde’ye seçkin bir yer sağlamıştır. Bir diğer açıdan kanun derlemeleriyle de dönemin bürokrasisi üzerinde ciddi etkilerde bulunmuş bir simadır. Osmanlı devleti’nde kanunların sahip olduğu bağımsız statünün en önemli göstergelerinden birisi, bunların Nişancı’nın kontrolü altında bulunmasıydı.

Nişancı kanunlara tuğra koyma yetkisine sahip olduğu için, bir kanunun yürürlüğe girmesi de onun elinde idi. Yine bir kanunun yürürlülükte kalıp kalmama durumu veya çeşitli idari birimler tarafından yayımlanan kanunların var olan kanun külliyatına uygun olup olmadığını belirleyen kişi de nişancılardı. Tüm bunlar Osmanlı siyasi literatürünün şekillenmesinde Nişancı’ların, bilhassa Celâlzâde’nin oynadığı mühim rolü göstermektedir.

Click to rate this post!
[Total: 1 Average: 4]

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu