Blok

Bir kış günü Eyüpsultan

Pazar sabahı kısa bir gezinti,

Yılda 2-3 kez gördüğümüz kar yağışını bir, iki saat’te olsa Eyüpsultan geçirelim dedik…

Geçerken Murat Münzevi Tekkesini çekmeden olmaz tabi ki (Tarihe bir Not)

Şeyh Murad Efendi Tekkesi Şeyhlerinden Seyyîd Abdülkadir Belhî hazretleri hakkında Mehmed Hakan Alsan’a ait Anadolu Erenleri isimli kitabında bir bölüme rastladım. Ekliyeyim dedim.

Seyyîd Abdülkadir Belhî (Ö.1923)


“Yontulmamışların dili taş gibidir;
Ayağa düşerse topal bırakır.
Başa vurursa başı yarar;
Ele gelirse, el çolak kalır!
Söz söyleyeceksen ölç, biç ve öyle söyle.


Seyyîd Abdülkadir Belhî Yenâbiu-l Hikem (Hikmet Pınarları) başlıklı mesnevisinde, şeceresinin îmam’ı Muhammed Takî yoluyla Hz. Hüseyin’e oradan da Hz.Muhammed (SAV)’e uzanmakta olduğunu açıklayan Seyyîd Abdülkadir Belhî, 1839’da Afganistan’ın Belh şehrine bağlı Kunduz’da doğmuştur. Hazretin babası Seyyîd Süleyman Hüseyin Efendi ise Nakşibendîliğin önemli bir kolu olan “Müceddidîlik” meşâyihindendir.

Seyyîd Süleyman Efendi, Afganistan’da zuhur edecek olan siyasî çalkantıları sezerek 1848 yılında 300 kadar yakını ve bağlısı ile Afganistan’dan hicret ederek, İran ve Irak yoluyla 1859’da Konya’ya ulaşmıştır. Bu kafile 4 yıl kadar süreyle Konya’da kalmıştır. Sonra buradan da ayrılarak Bursa’ya ulaş­mıştır. Rivayet edilir ki, kafile Konya’da bulunuyorken Seyyîd Abdülkadir Belhî, âlem-i manada (rüyada) Seyyîd Bekir Reşad Efendiyi görür. Bekir Reşad Efendi; Abdülkadir Belhî’ye “Kendisine manevî eğitim vermekle görevlendiril miş olduğunu ve vakit kaybetmeden İstanbul’a gelmesi gerektiğini” söyler.
Aynı rüya bir çok kere üst üste tekrarlanınca da Abdülkadir Belhî Efendi rüyasını babasına açar. Konya’dan Bursa yoluyla İstanbul’a hicret kararı, bu olay üzerine alınır. Zaten, Osmanlı padişahı Sultan Abdülazîz de Hz. Abdülkadir Belhî’nin babası Seyyîd Süleyman Efendi’yi İstanbul’a aynı tarihlerde davet etmiştir. Bunun üzerine bu güzide topluluk, muhtemelen 1864 yılında İstanbul’a gelip yerleşmiştir.
İstanbul’a vâsıl olduklarında, Abdülkadir Belhî babasıyla birlikte evini ve adresini bilmedikleri Seyyîd Bekir Reşad Efendi’yi aramak için yollara düşer. Abdülkadir Belhî, kalbî muhabbetini rehber edinerek “Ben efendimi bulurum” diyerek Fatih semtine yönelir. Seyyîd Bekir Reşad Efendi’nin konağının önüne geldiklerinde, Abdülkadir Belhî Efendi’de manevî bir cezbe hâsıl olur ve kapıya doğru yönelir. Kapıya varır varmaz, kapı açılır ve Seyyîd Bekir Reşâd Efendi; kapıda bekleyen baba ve oğlunu, âlem-i mana da tanış­mış kadim iki dost gibi karşılar ve muhabbede birbirlerine sarılırlar.
Böylece, Seyyîd Bekir Reşad Efendi’nin manevî terbiyesi altına giren Seyyîd Abdülkadir Belhî Efendi hazretleri, 11 yıl boyunca âleme Hamzavî-Melâmî neş’esiyle bakmayı öğrenir. Babasının ve efendisinin vefatından sonra Hamzavî-Melâmîleri’nin kutbu olarak Eyüb Nişancısındaki Murad Buharî Dergâhı’nda irşada başlar. Enteresandır, 46 yıl boyunca bu dergâhtan yalnızca bir kere, o da Üsküdarlı Hâfiz Eşref Ede’nin ricasıyla, Üsküdar’daki Sandıkçı Dergâhı’ndaki bir zikre katılmak için dışarı çıkar. Buradaki incelik şu ki; Hz. Seyyîd Abdülkadir Belhî, Hamzavî-Melâmî meşreb olması­nın gereği olsa gerek; ne kimsenin peşinden koşar ne de kimsenin makamına giderdi.

Serfine-i Evliyâ yazarı Hüseyin Vassaf, bu eserinde bizzât tanımak şerefine nail olduğu Abdülkadir Belhî Efendiyi şöyle tanıtmaktadır:
“Vefatları 15 Mart 1923 Perşembe günü saat 9’dadır. Mübârek kabirleri dergâh hazîresinde, pederlerinin yanındadır. Onların da üzerlerine bir şey yapılmamıştır. Vasiyetleri böyle imiş. Cenazelerinde bulunmuştum. Mübârek rûhânîyetleri herkesin kalbini lebrîz etmişti. Hazret orta boylu, buğday tenli, mutavassıd beyaz sakallı, kara gözlü, güzel sözlü, pak özlü idi. Hafif söylerdi. Şefkatliydi. Sevdiklerine “kuzum” derdi. Şiirde neşesi yüksek olup İdrîs-i Muhtefî Hazretlerinin mânen mazharı idi. Hâl-i hayatında bu zâtı kimse takdir edemedi ve kıymetleri bilinmedi. Çünkü Meşâyih-i Rüsûm,
dergâhlarına gelen şeyhlerin tekkelerine giderlerdi. Âdetleri böyle idi. Bir şeyh, diğer şeyhlerin tekkesine gitmezse; o zât, velîyy-i zaman olsa da kimse onun tekkesine gitmezdi. Bu itibarla Abdülkadir Belhî Efendi hiçbirine gitmediğinden, ona da kimse gelmezdi.”

Buna mukabil zamanın arifleri onun ilmine, hikmetine, edebine, hilmine duydukları hayranlıkla; makamları ne olursa olsun onun rahle-i tedrisinden geçer, Hamzavî-Melamî meşrebinin neş’esini, âleme zinde bakmayı ödevleyen rahmani idrakini benimserlerdi. Hazret-i Seyyîd bu anlamda, gerek Mevlevîler, gerek Bektâşîler, gerekse Nakşibendîler nezdinde müstesna bir yere sahipti. Hayatı boyunca dergâhı, Mevlevîlerin ve Bektâşîlerin uğrak yeri olmuştur. Birçok Mevlevi Dedesi ve Bektâşî Dedesi kendisine bağlanmıştır.

III. Devre Melâmîlerinin Piri Seyyîd M uhammed Nûru’l Arabi deİstanbul’a geldiğinde, Hamzavî-Melâmîle rînin kutbu Hazret-i Seyyîd Abdülkadir Belhî’yi ziyaret etmiştir.
Hamzavî-Melâmîleri’nin kutbu Seyyîd Abdülkadir Belhî Hazretleri ile III. Devre Nuriye Melâmîlerinin kutbu Muhammed Nûru’l Arabi Hazretleri dost olarak görüşmüşler, ancak tarikat alışverişinde bulunma mışlardır.
Kaynaklara göre; Nûrü’l Arabi mana âleminde, kendisine 24 Eylül 1870 tarihinde kutuptuk verildiğini öne sürerek İstanbul’a gelmiş ve Bayramî-Hamzavîleri kendisine bağlamak arzusuyla İdris-i Muhtefınin meza rını ziyaret etmiştir. Nitekim, İdris-i Muhtefî’nin ruhaniyetiyle görüştüğünü ileri sürmesi de, bu düşün cesinin bir ifadesi olsa gerek. Ancak bu konuda başarısız olduğunu yine dönemim kaynaklarından anlayabiliyoruz.

“Arap Hoca” lakaplı, Nuriye Melâmîleri’nin kutbu Muhammed Nûr’ul Arabi Hazretleri ile Seyyîd Abdül kadir Belhî’nin kutbiyetini deruhte etmiş olduğu Hamzavî-Melâmîler arasındaki derin farkı nazara vermek adına iki hazret arasındaki tarihî buluşmayı da sizlerle paylaşmak istiyoruz.
Nûru’l Arabi Hazretleri, Seyyîd Abdülkadir Belhî Hazrederi’ne hitaben:
“Duyduk ki kutupluk sizde imiş. Eğer kutupluk sizdeyse, biz de size uyalım. Yok eğer kutupluk bizdeyse, o zam an siz bize uyun!”, demiş. Bu sözü duyan Hazret-i Seyyîd Abdülkadir Belhî, derin bir müşahade ile muhatabını incitmeden şu cevabı vermiş:  “Biz öyle şeyler bilmeyiz. Biz yalnızca tâbiyiz!”

Bu sözün ardından da şu meşhur Nefesi okumuştur:
Eller buğday, biz saman,
Eller yahşi, biz yaman.,

Yine hatırât kitaplarına baktığımızda, Hazret-i Belhî çoğunlukla sükûtu tercih edermiş. Çok az konuşurmuş. Bir bir meraklı dergâhına gelip “Şeyh Efendiyi arıyorum” deyince, o mahzun sesiyle, “İsmi burada, ama cismi yok” diye cevap vermiştir. Mürîd ve muhîblerinin aktardığına göre, Hazret-i Seyyîd Abdülkadir Belhi’ nin devamlı kurbiyet halinde idi. Bu nedenle sükûtu ihtiyar ederdi. Nitekim Hazret-i Kutbun, az konuşmak ile ilgili aşağıdaki sözleri son derece vecizdir.

“Yontulmamışların dili taş gibidir; ayağa düşerse topal bırakır.
Başa vurursa başı yarar; ele gelirse, el çolak kalır!
Söz söyleyeceksen ölç, biç ve öyle söyle.
Düzgün sözler iyiliğe yarar.
Ölçüsüz söz ateş gibidir, bu yüzden dilini içeri sok!
O ateşten bir kıvılcım düşerse;

. . . o bir tek kıvılcım yüzünden bütün dünya yanıverir.
Dilin i ağzının içinde mahpus tut.
Ondan da iyisi, dilini yükselt!
Dilin ağanın içinde hapis olduğundan dolayı,
…. aklın ve canın sevinçten rakseder.
Akıl ve can o hapisten dolayı öyle bir sevinir ki,
. .. .aklın sürati artar. ”

Hazret-i Seyyîd Abdülkadir Belhî, aynı zamanda son derece üretken (velûd) bir Hamzavî-Melâmî şairidir. Hz. Mevlânadan sonra ömrü hayatında en fâzla manzum eser veren ve beyit söyleyen bir mürşîd-i mâne vidir. Bu bakımdan, binlerce beyitlik manzum eserleri ve nefesleri vardır. Tetkik edebildiğimiz kadarıyla, Seyyîd Abdülkadir Belhî Hazretlerinin toplam 38.049 beyit tutan 7 eseri vardır. Bu eserler şunlardır:

1-Künûzü-l Arifiyn, 2 – Yenâbiu-l  Hikem, 3 – Şem s-i Rahşân, 4 – Gülşen-i Esrâr,  5 – Sünûhât-ı  İlâhiye, 6 – Divân-ı Belhî,  7 – Esrârü-t Tevhîd,  8 – İlhamât-ı Rabbâniye, 9- Şumûs-i Envar.

Türkçe, Farsça, Arapça ve Çağatayca dillerine hâkim olan Belhî hazretlerinin tek basılı eseri, Mehmed Nâzım Paşa tarafından tercüme edilerek Türkçeye kazandırılmış olan Esrârü-t Tevhid’tir Diğer eserlerinin ise Türkçeye çevrildiği ve meraklıların elinde fotokopiler halinde dolaştığı da kayıt edebileceğimiz bilgiler arasında yer alıyor.

Özetleyecek olursak, Abdülkadir Belhî Efendi’nin babası olan Seyyîd Süleyman, aynı zamanda Nakşibendî-Müceddidî şeyhidir. 1867 yılında Eyüp Nişancası’ndaki Şeyh Murad Buhârî Dergâhı meşihatına atanmış
ve 1877 yılında vefatına kadar bu makamda bulunmuştur. Seyyîd Abdülkadir Belhî ise 1839’da Kunduzda doğmuştur. Babası Seyyîd Süleyman’la önce Konya’ya daha sonra da İstanbul’a gelmişlerdir. Konya’da 1859’lu yıllarda Muhyiddîn Arabi’nin eserlerini istinsah etmekle meşgul olmuş, bir ara yine babasıyla Bursa’ya gitmiş ve daha sonra Üsküdar’a gelerek birkaç sene de burada ikamet etmiştir.

Seyyîd Süleyman Efendi vefat edince, yerine Hamzavî-Melâmî kutbu olarak bilinen büyük oğlu Seyyîd Abdülkadir Belhî tayin edilmiş ve Hazret-i Seyyîd 1923 yılında vefatına kadar, 47 yıl boyunca adı geçen dergâhın postnişîni olmuştur. Nakşî icazetini babasından alan Seyyîd Abdülkadir Belhî, daha sonra Seyyîd Bekir Reşad Efendiye de intisab ederek hırka-i melâmete bürünmüş ve uzun süre Hamzavî-Melâmîlerînin kutbu olarak mürîdlerine feyyâz olmuştur.

Ayrıca (ilginçtir) son dönemlerin Kutb’un Nâyî (Neyzenlerin Kutbu) olarak kabul edilen değerli sanatçı duayenlerimizden olan Niyazî Sayınla yapılan bir röportajdan edindiğimiz bilgilere göre; Sazlarının büyük ustası (manevî hocası) olarak kabul edilen Tamburi Cemil Bey de Seyyîd Abdülkadir Belhî hazretlerinin bağlılarındadır.

Kutb’un Nâyî Niyazî Sayın Bey, Türk müziğinin büyük ustalarından olan Tamburî Cemil Beyi şöyle değerlendirmektedir:

“Tamburi Cemil Bey başka biriydi. Cemil Bey her zaman bizim önderimiz oldu ve öyle de kalacak. Onu bugün dinleyin başka zevk alırsınız, yarın dinleyin başka bir zevk alırsınız. Neden mi? Çünkü Cemil Bey, kendi güncünü ortaya çıkarmak için sürekli manevî kapılarda dolaşmıştır. 1912 yılında Orakçılar Dergâhı Şeyhi, Hazreti Peygamberin 32. göbekten evlâdı olan Seyyîd Abdülkadir Belhî Hazretleri’ne intisab etmiştir.
Amâ (Kör) Osman Kemâli Efendi’nin naklettiğine göre Tamburi Cemil Bey; efendisi, Seyyîd Abdülkadir Belhî  hazrederinin huzurunda kemençeyle ‘Yâsin Sûresi’ni çalmış. Bu nasıl oluyor? Bilemiyorum. Ama gerçek şu ki; Cemil Beyin, Cemil Bey olmasının sebebi, sahip olduğu bu manevî güç­tür. Manevî gücü olmayan insanın yaptığı işler önüne ya da kafasına düşer. Acizane ben de her müzisyende öncelikle bu yönü ararım.”

Kayıtlara göre, Hazred Seyyîd Abdülkadir Belhî’nin gözleri kör (Amâ), fakat kalb gözü açık, Kemâli Efendi adında müstesna bir talebesi vardı. Bu zâtın hazreti kutba intisabı ve başından geçenler de oldukça düşün dürücü ve etkileyicidir. Menkabeye göre, Kemâli Efendi’nin Üsküdar’da «Mecelle,» okuttuğu sıralarda (1904’lü yıllar) dostlarından Gülzâr-ı Hakikat müellifi Fazlullâh-i Rahîmî Efendi ile birlikte bir iş için Eyüb Sultana gitmeleri icap eder. Birlikte yola çıkarlar. Yolları Eyüb Nişancısı’na uğrar. Burada Şeyh Murad Dergâhı vardır.

Bu dergâhın post-nîşin’i Sâdat-ı Hüseynîye’den Seyyîd Abdülkadir Belhî hazretleridir. Rahîmî Efendi, bu zâta mensup olduğundan, ziyaret için hazretin yanına gider ve Kemâli Efendi de dergâh avlusundaki şadırvanın peykesine oturarak arkadaşını beklemeye başlar. Avluyu cennet misali tezyin eden güllerin, karanfillerin, menekşelerin ve çeşit çeşit ağaçlara mahsus çiçeklerin hafif hafif esen rüzgârla etrafa neşrettikleri güzel ve latif kokular, diğer taraftan Selsebîl-i Cinân’ı andıran şadırvandan dökülen rahmet misali suların çıkardıkları sesler; Sûr-i İsrafil’in ölüleri ihya etmesi gibi, Kemâli Efendi’nin de geçmişe ait hatıralarını canlandırır ve Kemâlî Efendi, 19 sene evvel gördüğü bir rüyayı aynı heyecan ve tazeliği ile yeniden yaşamaya başlar. Rüya şudur:

“Kemâli Efendi’nin, Erzurum’da medreseye ve bu arada firsat buldukça mürşidi Kolağası Ali Rızâ Efendi’nin sohbetlerine devam ettiği sıralardır. Bir gece manasında; kendisini, devamlı ve ahenkli su seslerinin geldiği şadırvanlı bir avluda görür. Vücuduna bir ayı yapışmıştır. Bu ayıdan kurtulmak için çok uğraşır, fakat muvaffak olamaz, çünkü bu hayvandan bir kıl çekilse, kendi vücudundan çekilmiş gibi acı duyar ve kurtarmak isteyenlere de o acının tesiriyle el sürdürtmek istemez.

O esnada, şeyhi Kolağası Ali Rıza Efendi gelir ve elindeki kılıç ile ayıya vurur, fakat bu darbeden ötürü, Kemâli Efendi’nin canı çok yandığından feryat etmeye başlar. Ali Rıza Efendi, çok uğraşır ise de onu kurtarmaya muvaffak olamayınca, “Abdülkadir Belhî” isminde bir zâtın gelerek, kendisini bu ayıdan kurtaracağını söyleyerek gider.

Biraz sonra, şadırvanlı avluya bakan bir kapı gıcırtı ile açılır ve kapıdan yaşlı bir zât çıkarak, yavaş yavaş yanına gelir. Bu zâtın heybetinden bütün vücudunu titreme kaplar. Kemâli Efendi’nin yanına gelen Seyyîd Abdülkadir Belhî Hazretleri’dir. Elini onun alnına koyarak, “Besmele” çekmesiyle ayı tamamen vücudundan sıyrılır ve Kemâli Efendi de ağlayarak uykudan uyanır.”

Kemâli Efendi; 19 sene evvel gördüğü bu rüyanın yeniden tecelli eden misalini hayal ayinesinde temaşa etmekte iken, bulunduğu yerin karşısındaki kapı yine gıcırtı ile açılır ve kapıdan çıkan bir zât, tıpkı rüyada gördüğü gibi yanına gelip elini alnına koyarak “Besmele” çeker çekmez, zaten cezbeye müheyya bir hale gelmiş bulunan Kemâli Efendi, bir sayha-yı âşıkaneile vâris-i nebi olan Hamzavî-Melâmî kutbu Seyyîd  Abdülkadir Belhi’nin ayaklarına kapanır ve hıçkırarak ağlamaya başlar… Ağlamaktan takatsiz ve
mecalsiz düştüğünden kucaklayarak içeri götürürler. Kendine geldiği zaman Abdülkadir Belhî Hazretleri ona: “ Oğlum! Bugünden itibaren bizimsin ve burada kalacaksın” der.

Osman Kemâli Efendi, bu emre uyarak tam iki sene dergâhtan çıkmamak şartıyla Hazreti Pîr’in Harîm-i kutsisinde kalır. İkinci senenin sonunda dergâhtan ayrılmamakla beraber, artık evine gitmesine izin verilir.

Osman Kemâli Efendi, böylece Seyyîd Abdülkadir Belhî Hazretleri’nin, âlem-i cemale intikallerine kadar 18 sene hizmet-i mukaddeselerinde bulunarak, emr-i âlilerinde kusur etmemek için gecesini gündüzüne katıp,
teslîmiyet-i tâmme ile mahv-ı vücûd ederek, hazretin nazar-ı kimya eserleri ve iksir-i sohbetleri ile rızıkla nırlar. Hasıl-i kelâm, kendileri de sırlı erenlerden olurlar.

Başka bir menkabeye göre ise Seyyîd Abdülkadir Belhî hazretleri vefat ettiğinde, defin işlemlerinde sıra mübârek bedeninin yıkanıp kefenlenmesine gelince, o sırada ehl-i tarîk olmayan ve Hazretin meclisinde bulunmayan bir kişi âniden gasilhaneye girer. Bu olay üzerine mübareğin kerameti zâhir olur ve ortalık bir anda sislenerek sanki beyaz sis perdesi ile hazretin mübarek bedenini gizlenerek kaplanır ve örtülür. Çünkü, tarikat âdâbında ehl-i tarik olmayan birisi, hiçbir şekilde ehli tarîk olan birisinin cenâzesinde fiili bir görev de bulunamaz. Turûk-i Aliye’nin bu âdâbını bilen ihvânlar, o kişiyi hemen dışarı çıkarmışlardır. Bir zaman sonra ortalık yeniden aydınlanmış ve hazret-i kutbun mübarek bedeni tekrar görünür olmuştur. Ancak bundan sonra ihvânlar, hazreti yıkayarak kefenleyebilmişler ve toprağa sırlayabilmişlerdir.

Seyyîd Abdülkadir Belhî hazretlerinin kabirleri üzerinde, muhterem anne babaları gibi hiçbir şey yoktur. Hazret, ahirete irtihallerinden sonra bile hırka-i melâmete bürünerek şöhretten kaçınmayı yeğlemiş, mahviyet duygusu ile âlemde gaib olmayı murad ederek, mübarek mezarlarıyla bile
nâm-u nişanı terk etmişlerdir. (1)

  • Âdet olduğu üzre, Hamzavî-Melâmîler, öldükten sonra bile sırlanmayı murad ettiklerinden, yani edeb gereği bu yolda bir iddia sahibi olmayı reddederek kabristanlıklarda bile gaib olmayı murad ettiklerinden; başsız, ayaksız, sikkesiz ve de nişanesiz mezar taşlarıyla gömülürlerdi. Hamzavîler, bu neş’e ve erkân ile son derece gösterişsiz ve sade mezar taşlarım tercih ettiklerinden; bu mezar taşlarına, “Bîser-û  pâ” yani “Başsız, ayaksız mânâsına gelen mezar başlıkları denilirdi.

Click to rate this post!
[Total: 1 Average: 4]

Enver Başar

Sonradan olma gezgin.... Bir de kendini seyyah zannediyor...

2 Yorum

  1. Baba yine harika fotoğraflar yakalamışsın.. Senin objektifinden Eyüpsultan bir başka güzelmiş☺️

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Başa dön tuşu